Sizin dua ikliminiz... Türkçe-Arapça binlerce dua
Dualarım
Yazı Boyutu:

İman Etme İmanını İzan Seviyesine Getirme

İman etme ,

imanını izan seviyesine getirme,

sonra onu irfan ufkuna yükseltme,

irfanını muhabbetle ,

muhabbetini de Allah'a aşk u iştiyak ile taçlandırma

ve aynı zamanda böyle bir

imanı ibadet ü taatle derinleştirme

ve ibadet ü taatini de ihsan şuuruyla bezeme

gibi hususlar mü'min sıfatıdır. İşte bir insan bu evsafa sahip olduğu takdirde i'lâ-i kelimetullah istikametindeki hedefine ulaşabilir. Ulaşamasa bile o, Allah'ın inayet ve lütfuyla, hedefine varmış gibi mükâfat görür. Çünkü asıl olan, insanın vazifesini yapmış olmasıdır. Mesela öyle peygamberler gelmiştir ki, hiç ümmeti olmamıştır. Bazı peygamberlere tabi olanların sayısı ise üç-beş kişiyi geçmemiştir. Ancak siz bütün insanlığı toplasanız bir peygambere denk gelemez. Diğer bir ifadeyle siz bütün insanları süzerek onlardaki insanî değerlerin bir hulasasını çıkarsanız ve ondan bir tane abide yapsanız, yine de ortaya koyduğunuz bu abide bir peygamber abidesi olmayacaktır. Çünkü onlar Allah tarafından hususî bir intihapla seçilmiş müstafeyne'l-ahyar olan seçkin ve özel donanıma sahip insanlardır. Buna rağmen bazı peygamberler sadece iki-üç insana ulaşabilmiş, ancak onlar hiçbir zaman bunu problem hâline getirmemiş ve asla eda ettikleri vazifeden dûr olmamışlardır.

İmanı iz'ân haline getirmek. Aksine ihtimal vermeyecek şekilde, öyle bir kat'iyet ile Cenâb-ı Hakk'a inanma … Böyle inançtır ki, bağrında marifeti geliştirir . Dolayısıyla ona, o basamağa ayağını bastığın zaman, hemen marifetullaha sıçrarsın . Marifetullah basamağına ayağını bastığın zaman, muhabbetullahı düşlersin . Çünkü biliyorsun artık; biliyorsan, seversin. Sevmiyorsan, bilmiyorsun demektir. Onun âşıkı değilsen, bilmiyorsun demektir.

Sonra sâlih amel yapmak, içine gıll u gış karıştırmadan; onu riyâ, süm'a, ucub ve fahir ile kirletmeden. “Amelinizde rıza-i İlahî olmalı. Eğer o razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.” İhlas Risalesinde geçen zebercet beyanlardan bir beyan…

Bir dönem ADÂLET-İ MAHZÂ   deyip kardeş katline fetvâlar vermeler… İnsanların mallarına ve mülklerine çökmeler… Ve bunları bazılarının fetva vermesi ama “Masum bir insanı öldürmek bütün insanları öldürmek gibidir”  (Mâide Suresi, 5/32)  âyeti varken ve İslamiyetin malı, canı koruma altına alması söz konusu iken o zâlim fetvalar nasıl verilebilmiştir? İşte bu gün bazıları mal-makam-mansıp arzusuyla aynı zalimliklere tevessül ediyorlar. Burada  Hocaefendi sanki günümüzün zâlim ve gaddarlarından bahsediyor. Bunun  bir sebebi var… İlmin İZ'AN ve İTİKAD  haline gelmemiş olması… Yani,

1-Tahayyül,

2-Tasavvur,

3-Teakkul,

4-Tasdik,

5-İz'an,

6-İltizam,

7-İtikad

Onlar taakkul'de en fazla tasdikte kalmışlar. Evet ilmin mertebeleri yedidir…

ÜSTAD HAZRETLERİNİN, TAHAYYÜL, TASAVVUR, TAAKKUL, TASDİK, İZ'AN, İLTİZAM, İTİKAD İLE ALAKALI DEĞERLENDİRMELERİNİ AÇIKLAR MISINIZ?

Üstad Hazretleri, Sözler kitabının sonundaki Lemeât bölümünde şöyle diyor:

“Dimağda meratib-i ilim muhtelifedir, multebise dimağda meratib var; birbiriyle multebis, ahkamları muhtelif. Evvel tahayyul olur, sonra tasavvur gelir, sonra gelir taakkul, sonra tasdik ediyor, sonra iz'an oluyor, sonra gelir iltizam, sonra itikad gelir. Itikadın başkadır, iltizamın başkadır. Her birinden çıkar bir halet: Salabet itikaddan, taassub iltizamdan, imtisal iz'andan, tasdikten iltizam, taakkulde bitaraf, bibehre tasavvurda. Tahayyulde safsata hasıl olur, mezcine eğer olmaz muktedir. Batıl şeyleri güzel tasvir etmek, her demde safi olan zihinleri cerhdir, hem idlali.”

Önce sadeleştirilmiş halini verelim:

“İnsan beyninde ilmin mertebeleri muhteliftir, hem de birbiriyle karışık vaziyettedir. Beyninde, birbiriyle karışmış ve değişik olan mertebeleri vardır. Şu sıralamaya göre önce tahayyül gelir. Yani insan bir şeyi önce hayalinde canlandırıyor . Sonra tasavvur gelir. Aklen idrak ondan sonradır. Bir şeyi akılla kavradıktan sonra eğer doğru olduğuna kanaati varsa, tasdik eder. Sonra iz'an mertebesi gelir. Yani kalben kesin kanata varır . Sonra iltizam gelir, yani bir şeyi kendi üzerine gerekli bulup ona taraftarlık göstermek tir. Sonra itikad gelir. Salâbet yani dine sımsıkı sarılıp sağlamca ve metanetle dini yaşamak, itikaddan ileri gelir. Taassup ise, taraftarlık duygusundan doğar. Sımsıkı sarılıp yaşamak iz'andandır. Tasdikten taraftarlık hissi doğar. Sadece aklen anlatılmış bir mesele ise henüz tasdik safhasına gelmemişse tarafsız bir hal olur. Ama henüz tasavvur halinde ise, ondan nasibi de olmaz. Gerçekle mezcedilememiş bir tahayyülde ise safsata hâsıl olur. Buna rağmen, her zaman insanların safi zihinlerine batıl veya şehevi şeyleri tasvir etmek, onları yaralar ve sapıklığa, dalalete atar.”

Dikkat edilecek olursa, burada ilim için yedi tane mertebe sayılmaktadır: 1. Tahayyul, 2. Tasavvur, 3. Taakkul, 4. Tasdik, 5. İz'an, 6. İltizam, 7. İtikad.

Her bir mertebeden bir netice çıkıyor. Mesela siz, bir Budizm'i bir budisten daha iyi bilseniz veya bir Hıristiyanlığı papazlardan daha iyi bilseniz, tasdik ve iz'an etmeden ne Budist ne de Hıristiyan olursunuz. Hıristiyan Sava Paşanın yazmış olduğu usul-u fıkıh kitabını okumuş ve o ilmi derinliğine kavramış olduğu için Müslüman olduğunu zannetmiştim. Ama yine aynı kitapta Sava Paşanın Hıristiyanlığından hiçbir şey kaybetmemiş olduğunu ifade etmesi, öğrencilik yıllarında beni şaşırtmıştı. Aslında normaldi çünkü o henüz taakkul safhası ndaydı. Bazen bazı alim din adamlarından çok, avam halktan insanların dini ne pahasına olursa olsun en ağır şartlarda bile yaşamaları, bana hayret veriyordu. Ama mevzuu okuduktan sonra biraz bu işin sırrına vakıf olduğumu söyleyebilirim. En azından hayretim gitti, tezadım kalktı. Çünkü avam bile olsalar itikat olarak mükemmeldirler. (A.Aymaz)

Ayrıca şöyle bir açıklama da var:

“Birbiriyle hem bağlantılı hem münferit, hem düzenli hem de kaotik olarak gerçekleşen zihindeki işlemler yedi gruba ayrılabilir. Zihin havuzundaki birinci işlem, hayâl etmedir. “Tahayyül” kelimesiyle de ifade edilen hayâl gücü; insanın sezgi gücüyle, altıncı hissiyle, uyanıkken misal âlemini temaşa etme (duru görü) kabiliyetiyle, sıra dışı düşünme, tasarlayabilme, kabiliyetiyle bağlantılıdır. İnsanın hayâl dünyası, sezgileri, rüyaları, misâlî varlık kategorisinde dir. Kader plânında takdir edilen ve ilmî olarak Levh-i Mahfuz'da veya İmam-ı Mübin'de yazılı varlık ve hâdiseler, irade ve kudret kalemiyle hârici varlık kategorisine çıkmadan önce, misâlî âleme düşer. İnsanın hayâl kabiliyeti, sezgileri, rüyaları , ihtimallere açık sıra dışı düşünme yeteneği , misâlî âleme düşen mânâları yakalama yı sağlayan donanımlardır. Mânâlar ve kaderde takdir edilenler, misal âleminden, zihni ve gönlü hazır olan kişilerin hayal dünyalarına düşer. Dolayısıyla insanın bildiği her şey Allah'ın murat buyurduğu, yani O'nun bildirdiği şeylerdir. Bu açıdan sebepler noktasından öğrencilerin ve çocukların hayal güçlerini , sezgilerini güçlendirmek ve inkişaf ettirmek, onlara senaryo tabanlı düşünme imkânları sağlamak, tasarım ve yenilik üretici egzersizler yaptırmak ; icat, keşif ve yeniliklerin önünü açan ilk basamaktır.

Zihin algoritmalarının ikinci işlemi ; “tasavvur” kelimesiyle ifade edilen hayâle ve gönül dünyasına düşen mânâları ‘kavram' denen kelimelerle yakalayıp tespit etmektir . Bu nimet de Allah'ın insana verdiği “ beyan ” kabiliyetiyle neşv ü nema bulur. Mânâ, düşünce ve hissedişleri, kelime ve sembollerle yakalama veya kayda alma işlemi olan tasavvur (zihinde canlandırma ve tedailere bağlı olarak sözcüğe dökebilme işlemi), bilgi üretmenin temel taşlarını oluşturmaya yarar. Kişi , hayaline düşen mânâları tasavvur edemezse; akıl ve mantık yürütemez, tefekkür edemez. Kişinin sahip olduğu kelime ve sembol hazinesi, onun tasavvur edebilme kabiliyeti ile doğru orantılıdır.

Sembol: Bir fikir, düşünce, his vb.ni akla getiren, onu düşündüren işâret, resim, ses, harf, kısaltma vb. remiz, amblem, simge:  “İslâm'ın sembolü hilâldir.”

Zihin algoritmalarının üçüncü işlemi; “taakkul”, düşünme, muhakeme ve öğrenme stratejilerini içine alır. Şu an bildiğimiz kadarıyla, insan zihninde taakkul işleminde kullanılan onlarca düşünme ve mantık yürütme tarzı vardır. Taakkul işleminin çok tabakalı yapısına;

Aristo mantığı,

ikili mantık,

çok değerlikli mantık,

sert kaya mantığı,

esnek mantık,

açık uçlu mantık,

sistem mantığı gibi

tanımlayıcı,

analitik,

sentezci,

yargılayıcı,

tasarımcı,

sıra dışı, senaryo tabanlı düşünme tarzları misal verilebilir.

Taakkul işlemi sırasında zihin; bilgi, deney ve gözleme ait verileri, maddî olguları veya zanlarını, kanaatlerini, özlemlerini, beklentilerini girdi olarak kullandığından, çıkan sonuçlar kritiğe tâbi tutulmalıdır.

Zihin algoritmalarının dördüncü işlemi; “tasdik” kelimesiyle ifade edilegelen objektif, akılcı ve makul, tutarlı, bütüncül değerlendirme ve yargılamaları, karar ve tercihleri içeren kabul etme-beklemeye alma- veya reddetme şeklindeki sonuca bağlamalardır . Zihin işlemlerinin ilk dört basamağında akıl ve çoklu zekâ fakülteleri ağırlıklı rol aldığından, rasyonalite (kâinatın ve dış dünyanın rasyonel olarak zihinde inşası) bu ilk dört bölümde gerçekleşir .

Zihin algoritmalarının beşinci işlemi; akıl fakültesinde değil, kalb ve gönül dünyasında gerçekleşir ve “iz'an” kelimesiyle ifade edilir. Kalben gönülden benimseme, iman etme, kabul anlamına gelen iz'an mücerret bilgiden ziyade hissî algılamayla veya duygularla işlenmiş bilgiyle ortaya çıkar. İz'anın oluşmasında bilgiden ziyade duygular ve sezgiler ön plândadır. Gönülden his ağırlıklı bir kabul ve benimseme olan imanın yeri, bu yüzden akıl değil, kalbdir.

Zihin algoritmalarının altıncı işlemi; “iltizam” kelimesiyle ifade edile gelen tarafgirlik, savunma, müdafaa etme ve iman edip değer verdiği hususların taraftarı olma sürecidir. Gönül dünyasında taraftar olunan hususların, zihnen savunulmasına, söz ile ifade edilmesine ve bu uğurda mücadeleye “iltizam” denir.

Zihin algoritmalarının yedinci işlemi; “itikad” olarak bilinir. Bir mesele hakkında zihnin ilk altı işlem basamağını hakkıyla işletmeye; meseleyi aklen, kalben ve tecrübî olarak benimsemeye , meselenin hissî, aklî ve tecrübî boyutlarını birbiriyle münasebetlendirip sağlam ve tutarlı bir inanç olarak bütün donanımlarıyla tasdik ve iz'an etmeye “itikad” denir. İnsanın sahip olduğu itikadlar kümesi, hakikatin insan zihninde ve gönlünde gerçeğe en yakın şekilde yeniden inşa edilmesi olup, hak ve hakikate, doğruya, iyiye ve güzele teslim olma süreciyle ortaya çıkar. İslâmiyet, zihnin bütün algoritmalarıyla işlenerek özümsenirse, kişinin tabiatı haline gelebilir. Müslümanlığı hissen, aklen ve yaşantısıyla idrak ederek aydınlanmış, sağlam, kararlı, tutarlı, bütüncül ve ayakları yere basan kişiler; sağlam itikada sahip olma yolunda kulluk vazifesini yerine getirmiş olurlar.

Öğrenme ve öğretim; zihnin bu yedi işlem modülünü değişik seviyelerde kullanarak, dış dünyanın inançlar, kabullenmeler, veriler ve sezgiler yoluyla zihinde yeniden inşa edilmesi sürecidir. Modern bilim araştırmalarında “kognitif yapılandırma” olarak tanımlanan bu zihnî modelleme sonucunda kişi kendi zihnî gerçekliğini üretir ve dünyayı bu gerçeklik üzerinden algılamaya başlar . Zihindeki bu inşaya tesir eden diğer bir önemli faktör de şuuraltında biriken malumatlar, semboller, roller ve çözüm şemalar ıdır. Kişi karar verme, algılama ve düşünme safhalarında şuuraltı kazanımları nı kullanır. Bu kazanımlar, çocuk doğmadan önce anne karnında başlar ve kişi ergenlik çağına geldiğinde belli bir dolgunluğa ulaşır. Benlik ve kimlik teşekkülü de, farkında olunsun veya olunmasın, bu şuuraltı birikimlerin üstüne inşa edilir . Bu açıdan zihnin yapılandırılması sürekli güncellenmesi gereken dinamik bir işlemdir . Bu dinamik işleyişi ve yapılandırmayı statik hale getirmek, bağnazlığın, tutuculuğun, zihnî kirlenmenin önemli bir sebebidir.

Bu konuda M.F.Gülen Hocaefendi'nin tespitleri meseleye çok güzel ışık tutmaktadır. “ Evet, biz hepimiz zihnimize daha önceden şöyle-böyle girmiş müktesebâtın çocuklarıyız . Hiç farkına varmasak ve düşünmesek de, çoğu zaman biz Cemil Meriç üslubuyla, Necip Fazıl edasıyla, Bediüzzaman'ın ifadeleriyle ya da Nurettin Topçu tarzıyla konuşuruz. Onlara ait söz ya da düşüncelerin bir yerinde ya fiili değiştiririz veya fâili çıkarırız ve onları kendimize mal eder konuşuruz. Bunu plânlı ve düşünerek yapmayız; onların üslubu, söz ve düşünceleri içimize öyle işlemiş, zihnimizde o kadar yer etmiştir ki, farkında değilizdir onları tekrar ettiğimizin. Tevarüd gibi bir şey dir bu; bir büyük zât kıymetli bir söz söylemiştir, aynı kültürün çocuğu olduğumuzdan ve aynı kaynaklardan beslendiğimizden, biz de aynı şeyleri söyleriz; ama bunun farkında değilizdir. Hâsılı, insanlar , farkına varmasalar da, düşünce yapılarını oluşturan, zihinlerinde yer eden temel felsefeye göre konuşur, yazar ve yaşarlar . Öyleyse, zihne giren her şeyi usûl-ü din süzgecinden geçirme, tertemiz ve dupduru zihinleri bulandırmama adına çok önemlidir. Doğru görme, doğru düşünme ve doğru hükümler verebilmenin yolu, zaman zaman zihni silkeleyip yabancı ve muzahref bilgileri kafamızdan söküp atmaktan geçmektedir.” (Zihni Silkelemek, 07/11/2004. Kırık Testi, www.herkul.org )

İslâm'ın temeli ve mebdei iman ve iz'an, müntehâsı da ihsan ve ihlâs tır: Ulûhiyet hakikatine, aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanıp gönlünü Hakk'a bağlamak; sorumluluklarını O'nu görüyor ve O'nun tarafından görülüyor gibi kemâl-i hassasiyetle yerine getirmek ve yaptığı/yapacağı her işini rıza eksenli götürmeye çalışmak İslâm hakikatinin icmâlî ifadesidir.

İslâm'ı, insanın Allah'a teslim olup, kavlî, fiilî, hâlî şükürlerle, O'na bağlı ve medyun bulunduğunu ifade etmesi; hemen her zaman rağbet ve rehbet içinde bulunma sı şeklinde özetleyenler de olmuştur. İşte böyle davranan birine mü'min veya müslim denir (İslâmcı değil) ve böyle biri ebedî saadete de namzet kabul edilir.

Esasları Allah'ın mesajlarına dayanan ve Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından tebliğ ve temsil edilip yaşanan ve yaşatılan İslâm semavî bir dindir.. ve bu dini inanarak hayatına hayat kılan da mü'min ve müslimdir. Onun temel ve bâtınında iman, iz'an ve teslim ; zâhirinde de itaat, inkıyat ve sâlih amel vardır. 

Teslim olma, Müslüman olma… Demek ki “iman” eğer iz'an meselesi ise şayet, esasen taklidî ve şeklî kabullenmekten başlanıyor. Ve nitekim hani birileri “âmennâ” diyorlar da… قَالَتِ الْأَعْرَابُ آمَنَّا قُلْ لَمْ تُؤْمِنُوا وَلَكِنْ قُولُوا أَسْلَمْنَا “(Birtakım) çöl sakinleri (bedevîler), ‘Biz de iman ettik.' diyorlar. De ki: Hayır, siz iman etmediniz. Bu sebeple, ‘Biz, (İslâm idaresine teslimiyetle) Müslümanlar olduk.' deyin.” (Hucurât, 49/14) “Âmennâ!” demeyin, “Eslemnâ!” deyin; çünkü siz, kalben yapmadınız, deniyor. Demek ki meseleyi tahkik etmeden, yetiştiği kültür ortamı itibarıyla duyduğu gibi ifade eden, ortaya koyan, edâ eden insanlar, sadece “ teslim ” olmuşlar. Yani bizim camilere giden cemaatin yüzde doksan dokuz virgül dokuzu gibi. Bunlar kültür ortamlarının kendilerine verdiği şey ile öyle Müslümanlar. Onlarda öyle bir derinlik, böyle bir maiyyet-i İlahîye , bir teveccüh-ü İlahiye , bir fenâ fillah , bir bekâ billah , bir maallah , bir seyr anillah , bir insanların elinden tutma yok; öyle bir dertleri yok!.. Bu açıdan da evvelâ “teslim” zikrediliyor. Duada da, bizim tesbihat duasında da اَلْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ، وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ deniyor ki, bu ayet-i kerimedeki bu sıraya, bu tertibe uygun olmuş oluyor.

Vakıa Hanefi fukahâsına göre, “vav” mutlak cem' için olması itibarıyla, ille de o “tertip” manasına gelmeyebilir. Öyle denebilir de fakat İmam-ı Şâfiî ve onun gibi fukahâdan çokları, “vav”da “tertip” manasını da düşünüyorlar. Yani “vav” ile bir şey atfediliyorsa, demek ki, bir evvelki cümleye nispeten o, farklı derecede bir şey, ayrı bir şey; yani, aynı kategoride bir şey değil. Bu açıdan, islamdan sonra iman zikrediliyor: إِنَّ الْمُسْلِمِينَ وَالْمُسْلِمَاتِ “Müslüman olan erkekler, Müslüman olan kadınlar…” وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ “Gerçekten, iz'ân şeklinde Allah'a iman eden erkekler ve kadınlar…” Aksine ihtimal vermeyecek şekilde, riyâzî kat'iyetle. Riyâzî kat'iyet derken de, onun üstünde iz'an. Çünkü “riyâzî kat'iyet” dediğimiz şeye genelde misal verirken, “İki kere iki dört eder.” diyoruz. Kemmiyyette adetler birbirine müsâvî olmadığından dolayı , “iki kere iki” dört etmeyebilir bazen. Adetler müsâvî olmadığından dolayı, bazen “üç buçuk” yapar, bazen de “dört buçuk” yapar. Bu açıdan da esas olan, iman itibarıyla iz'ândır; kemmiyyet üstü, riyâzî katiyet üstü bir katiyetle inanma.. aksine ihtimal vermeyecek şekilde, binde bir aksine ihtimal vermeyecek şekilde Allah'a inanma.. inanılması gerekli olan şeylere inanma.. آمَنْتُ بِاللهِ، وَمَلاَئِكَتِهِ، وَكُتُبِهِ، وَرُسُلِهِ، وَالْيَوْمِ اْلآخِرِ، وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالَى، وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ، أَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُهُ وَرَسُولُهُ “Allah'a, meleklerine, peygamberlerine, kitaplarına, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah Teâlâ'dan olduğuna, öldükten sonra yeniden dirilmeye iman ettim. Şehadet ederim ki Allah'tan başka mabud-u bilhak yoktur ve yine şehadet ederim ki, Hazreti Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) O'nun kulu ve rasûlüdür.” “…İllallah”ı biraz vurgulu söyledim; Alvar İmamı öyle dediği için, ben de alışmışım biraz. Evet, وَالْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ İşte öyle inananlar…

“ İnsaf dinin yarısıdır; iz'an zirvesidir, irfan da onun rengidir.” diye başladı söze. İnsaf nısfet kökünden gelir; nısfet ise adalet ve hakkaniyet demektir. İnsafın kök manasını öğrendikten sonra isterseniz tersinden okuyun bu cümleyi; insafsızlık, hakkaniyet duygusundan uzaklık, adaletten kopmuşluk dinsizliğin yarısıdır . Hocaefendi'nin dinin zirvesi olarak nitelendirdiği iz'an; anlayışlı olmak, boyun eğmek, itaat etmek ve hakkı ikrar etmek demek. İrfan ise malum, ilimden öte, vicdan ve tefahhusla elde edilen hususi bilginin adı.

Yorumlar

Yorumlarınızı Bekliyorum ( Waiting for your comments )