Sizin dua ikliminiz... Türkçe-Arapça binlerce dua
Dualarım
Yazı Boyutu:

İstiğna Ruhu ve Kendini Yetersiz Görme

Soru:

Muhterem Hocam, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem);

“Mü'minin şerefi geceyi kıyamda geçirmesi,
izzeti de gönül tokluğu içinde bulunup
insanlara el açmamasındadır.”

buyuruyor.

Mü'minin şerefi ile geceyi ihya etmesi
ve izzeti ile de insanlara el-avuç açmaması arasındaki irtibatı
nasıl anlamak gerekir?

Cevap:

Estağfurullah…

Bu türlü ince şeyler,
böyle ifade inceliğine bağlı şeyler
çok herkesi alakadar etmeyebilir.

Yani aslında,
değişik mülahazalarla ifade edildiği gibi;
bir insan gecelerde ayrı bir derinliğe ulaşıyor.

Gerçek şerefini,
hiç kimsenin görmediği bir yerde,
orada ortaya koyuyor.

Bazen insanlar şerefli gibi görünürler de;
“İnne ekremeküm…”
( indallâhi etkâkum ) sırrınca
çok kerim görünürler,
çok civanmert görünürler;

fakat temelde,
Allah'la münasebetleri açısından
ölçüde bir derinlikleri yoktur.

Ancak hiç kimsenin bilmediği bir yerde,
yine tenhada gözleri dolu dolu olan insanı düşünebilirsiniz…
ve yine tenhada,
başını yere koyup geceyi ihya eden insanı düşünebilirsiniz…

Geçende Nefahâtü'l-Üns 'te okuduğumuz gibi;
Hallâc, idamına karar verildiği hâlde
her gece bin rekât namaz kılıyor.

Onun samimiyetinde
hakiki mü'min olmayı görebilirsiniz.

Yani bir insanda eğer şeref arıyorsanız,
bence onu “leylî” olmasında arayın.

İnsan leylî ise,
o gerçekten şerefi yakalamış bir insandır.

Şeref;
bir farklılığa vabestedir,
bir faikiyete vabestedir,
bir âlemin önünde olmaya vabestedir.

İnsanın izzeti ise istiğnâsına bağlıdır.

İstiğnâ;
kendisini bir yönüyle zengin olduğunu,
Allah'ın verdiği şeylerle
kendisini belli imkânlara sahip görmesi,
kendisini aziz görmesidir.

Kur'an-ı Kerim öylelerini;
dilenmeye karşı direnenleri
burada methediyor, sena ediyor.

“Bulup da bir şey veremediklerinden dolayı
gözleri dolu dolu oluyordu”

diyor;

fakat kimseden bir şey istemiyorlar.

Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarif ederken;
onları fakir,
öyle bir lokmayla iki lokmayla
kapıdan savacağın insan değildir;

esas o,
bir yönüyle ihtiyacını sinesine gömüp
onunla inleyen insandır.

Dolayısıyla onurludur o,
azizdir.

Yani Bediüzzaman gibi yaşayan…

Orada millete hesap verme mahiyetinde
çok defa kendi durumunu söylüyor:

“Ayakkabımı sattım” diyor,
“sattım… çoraplarımı sattım,
yorganımı sattım,
geçimimi temin ettim” diyor.

Bu çok önemli bir şeydir.

Elden geldiğince
bu ruhu insanlara telkin etmek lâzım.

İçinde alın teri olmayan bir şeyi
insanların almamasını sağlamak lâzım.

Alın teri olmalı.

Şimdi ihtiyacı olur,
başka yolu da yoktur;
o kendisini bir şeye adamıştır.

Bundan dolayı
sırf o adanmışlığa
çok cüz'î geçinecek kadar bir
kût-u lâ yemût
(ölmeyecek kadar azık)
tereddüp eder, verirler;
onu alma mecburiyetindedir.

Ama keşke başka bir şey yapsa da
onu da almasa, keşke…

O çok önemlidir.

Hele hususiyle
böyle din adına bir şey yaparken…

Ve yine verenlerin şeyinde de
din adına alması meselesi gibi;
dini,
din adına yapılan bir şeyle kirletme mevzuu
katiyen tasvip edilemez.

Şirin değildir.
Güzel değildir.

İlle de bir şeyin
mutlak haram olup olmaması meselesine bakılmaz.

İstiğnâ,
meselenin haram ve helâl olmasının
ötesinde bir şeydir.

İnsanın kazancında mutlaka
alın teri olması lâzım.

Vereceği şeyde de
alın teri olması lâzım.

Birine destek olacağı şeyde de
kendi heyecanları olması lâzım,
kendi ızdırapları olması lâzım.

Şunun bunun eline bakarak geçinen bir insan,
çok iyi geçinse bile
o zelil bir insandır,
onursuz bir insandır.

Müstağni olmayan bir insan
katiyen aziz olamaz.

Bu açıdan,
Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem)
mübarek sözlerini
öyle bir mahmile bağlamak lâzım.

İsteseydi Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem)
alamaz mıydı?

Deseydi ki:

“Herkes bana bir damla bir şey verse,
ben de böyle el âleme el açma durumunda kalmam,
borç alma durumunda kalmam.”

Sadece tek kare içinde
ifade edilen konuya bakılacak olursak;

irtihal-i dâr-ı bekā buyurduğunda,
eşlerinin rızkını temin etmek üzere
kalkanını bir Yahudi'ye rehin olarak veriyor.

Oradan aldığı şeylerle
eşlerinin ihtiyacını görüyor;
kalkanı rehin veriliyor.

Oysa ki ona humus geliyordu;
yani onu tutabilirdi,
bir yerde tutmuyor.

Olduğu zaman dağıtıyor,
olmadığı zaman da
ihtiyacını sinesine gömüyor.

Hatta ızdırabını sinesine gömüyor,
aç duruyor.

Ve Âişe Validemizden bir kare:

Buyuruyor ki:

“Bazen aile içinde
biz bir ay, iki ay görürdük ki
orada bir ocak yanmazdı,
bir su kaynamazdı.”

Ve Urve diyor ki:

“Hala ne ile geçinirdiniz?”

(Hala; ona doğru kullanıyorlar,
yoksa teyze demek lâzım,
teyzesiydi çünkü.)

Dediği hanımefendi annemiz:

“Neyle geçiniyordunuz?”

Orada o şeyi söylüyor:

“Esvedeyn” (iki siyah) ile diyor.

Yani bir suya da esved diyor,
esas esved hurma…

“Hurma ve suyla geçiniyorduk” diyor.

Bir yerden hurma geliyordu,
bir de su içiyor,
onunla geçimimizi temin ediyorduk, diyor.

Bence böyle yaşamak;
şuna buna el açmaktan,
şundan bundan bir şeyler beklemekten,
hatta din adına bir yerde duruşunu
bu türlü beklentilere bağlamaktan
çok iyidir.

Hatta bir yerde
sadece açlıktan ölme meselesi söz konusu ise…
açlıktan ölme…

Ancak o zaman
birinden bir şey isteyebilir.

Öyle olmalı.

Haram–helâl meselesine bağlamamalı bu meseleyi.

Evet…
istiğnâya bağlamalı,
aziz olmaya bağlamalı,
onurlu yaşamaya bağlamalı.

Sürekli şuradan buradan
göreceğin yardımla ayakta durmaya çalışmak
onurlu bir hayat değildir.

Onurlu hayat;
alnının teriyle böyle sileceksin,
böyle alacaksın.

Yorulacaksın,
böyle alacaksın…

ve sonra onu da
Allah yolunda infak edeceksin.

Onurlusu bu.

Evet, üzerinde durulabilir de…

Fakat bu,
kelime nüanslarından soru çıkardığımız bir mesele;
millet çok defa
oradaki inceliği de anlamaz.

Yorumlar

Yorumlarınızı Bekliyorum ( Waiting for your comments )