| Hüzün; gam, keder, gussa mânâlarına gelen Arapça'daki "hazen"den alınmıştır. Sofîye bu kelimeyi; sevinç, neşe ve sürûrun karşılığı olarak kullanmıştır ki, buna vazife şuuru, dava düşüncesi ve mefkûre buudlu tasa da diyebiliriz. Evet, derecesine göre her kâmil mü'min, dört bir yanda Rûh-i Revân-ı Muhammedî şehbâl açacağı, yeryüzünde ehl-i İslâm'ın âh ü efgânı dineceği, Kur'ân'ın canlara can olacağı ve fert plânında herkesin kabir çukurunu güvenle geçeceği, bir bir berzah gâilelerini atlatacağı, hesaba, mîzana takılmadan revh u reyhâna ve meydan-ı tayerân-ı ervâha uçacağı "ân"a kadar da onunla oturup kalkacak, ona bağlı zaman atkıları üzerinde hayatını bir gergef gibi işleyecek, ona neşe ve sevinçle köpüren dakikaları arasında dahi yer verecek, hâsılı onu, yemeklerin tuzu gibi hayatın bütün sâniye, sâlise ve âşirelerinde duyacak, hissedecek ve bu mukaddes burukluğu tâ; اَلْحَمْدُ للهِ الَّذِي أَذْهَبَ عَنَّا الْحَزَنَ إِنَّ رَبَّنَا لَغَفُورٌ شَكُورٌ "Bizden tasayı, kederi gideren Allah'a hamdolsun; doğrusu Rabbimiz çok bağışlayıcı ve lütufkârdır." [1] müjde buudlu hakikatinin tülleneceği ufka kadar devam ettirecektir. Hüzün, insanın insanlığı idrâkinden kaynaklanır ve bu mazhariyetin şuurunda olduğu sürece de onun basar ve basîretinde buğulanır durur. Aslında böyle bir hüzün dinamizmi, ferdin sürekli Cenâb-ı Hakk'a yönelmesi, hüzne esas teşkil edecek hususları her duyup hissettikçe, O'na sığınması ve nâçâr kaldığı her yerde, "çâre! çâre!" çığlıklarıyla O'na dehâlet etmesi bakımından da çok lüzumlu ve çok gereklidir. Ayrıca, ömrü kısa, iktidârı az, tâlip olduğu şeyler çok pahalı ve birleri bin etme mecburiyetinde olan bir mü'minin maruz kaldığı hastalıklar, yolunu kesen sıkıntılar, mübtelâ olduğu acılar, elemler gidip hüzünle buudlaşınca, günahları silip süpüren öyle bir iksire dönüşürler ki, insan bu sayede muvakkati ebedîleştirir, damlayı deryalaştırır ve zerreyi de güneş hâline getirebilir.. evet böyle bir hüzün ağında geçirilen ömrün peygamberâne bir ömür olduğu söylenebilir.. ve bu açıdan da, hayat-ı seniyyelerini hep hüzün televvünlü geçiren İnsanlığın İftihar Tablosu'na -o tabloya canlarımız fedâ olsun!- "Hüzün Peygamberi" denmesi ne kadar mânidardır! [2] Hüzün, insanın kalb mekanizmasını, duygular âlemini gaflet vadilerinde dağınıklığa düşmekten koruyan bir serâ, bir atmosfer ve Hakk'a bağlılıkta cebrî bir çeper, dolayısıyla da cebrî bir konsantrasyon yoludur. Öyle ki, hüzünlü sâlik, bu cebrî teveccüh sayesinde, başkalarının mükerrer "erbâin"lerle elde edemeyecekleri kalbî ve ruhî hayat mertebelerini, bu yolla en kısa zamanda elde edebilir. Cenâb-ı Hak, kılığa, kıyafete, şekle değil; kalblere, kalbler içinde de mahzun, mükedder ve kırık kalblere nazar buyurur, onları maiyyetiyle şereflendirir ki: أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ "Ben kalbi kırıklarla beraberim." [3] sözü de bu mânâyı ihtar etmektedir. Süfyân b. Uyeyne: "Allah bazen, mahzun bir kalbin ağlamasıyla bütün bir ümmete merhamet buyurur." [4] der. Zirâ hüzün, her zaman kalbin samimiyet yanlarında göğerir ve insanı Allah'a yaklaştıran davranışlar arasında, hüzün kadar fahre, riyâya, süm'aya kapalı bir başka davranış yok gibidir. Her şeyin bir zekâtı vardır ve zekât, zekâtı verilen şeyin yabancı nesnelerden arındırılmasıdır. Hüzün de dimağ ve vicdânın zekâtıdır ve bu iki duygunun saflaşmasında, saflaştıktan sonra da dupduru kalmasında hüznün tesiri çok büyüktür. Tevrat'ta: "Allah bir kulunu sevince, onun gönlünü ağlama hissiyle doldurur; ona buğzedince de çalgı neşvesiyle.." [5] buyrulur. Bişr-i Hâfî de: "Hüzün bir hükümdar gibidir; otağını bir yere kurunca, başkalarının orada ikametine izin vermez..." [6] der. Sultan ve hükümdârın olmadığı bir ülke karmakarışık ve keşmekeşlik içinde olacağı gibi, hüznün olmadığı bir kalb de darmadağınık ve harâbedir. Zaten, O kalbi en ma'mur olanın hâli de kesintisiz hüzün ve sürekli tefekkür değil miydi..? Yakup aleyhisselâm, Yûsuf'la arasındaki dağları hüzünden kanatlarla aştı ve gidip bir tatlı rüyanın yorumlanması iklimine ulaştı. Bu itibarladır ki, hüzünle sızlayan bir yüreğin iniltileri, âbidlerin evrâd ü ezkârlarına, zâhidlerin takvâ ü vera'larına denk tutulmuştur. Günah ve ma'siyet dışı, dünyevî huzursuzluklardan dolayı yaşanan tasanın günahlara keffâret olacağını Hazret-i Sâdık u Masdûk söylüyor.. [7] hele bu, ukbâ buudlu ve Allah hesabına olursa..! Hüzün vardır, ibadet ü tâatteki eksiklik mülâhazasından ve vazife-i ubudiyetteki kusur endişesinden kaynaklanır ve bu bir avam hüznüdür. Hüzün vardır, kalbin mâsivâya (Allah'tan başka her şey) meyl ü muhabbetinden ve duyguların teveccühteki teklemelerinden kaynaklanır, bu da bir havâs hüznüdür. Hüzün de vardır ki, mahzunun bir ayağı nâsût âleminde, diğer ayağı da lâhût âleminde, kalbin kadirşinaslığı ile her iki âleme karşı, muvâzene ve temkine riâyet etmeye çalışır; çalışırken de her an muvâzeneyi bozdum veya bozacağım endişesiyle ürperir ve sürekli hüzünle inler ki, bu da asfiyânın hüznüdür. İlk Nebî, hem insanlığın babası, hem peygamberliğin babası, hem de hüznün babasıydı. O, hayata uyanırken aynı zamanda hüzne de gözlerini açıyordu. Peygamberlik ölçüsündeki temkin ve azmindeki zaafın hüznüne, yitirilmiş cennetin hüznüne, kaybedilmiş visâl ve maruz kalınmış firak hüznüne.. o, bütün bir ömür boyu bu hüzünler ağında inleyip durdu... Hazret-i Nuh, peygamberliğiyle kendini bir hüzün cenderesinde buldu. Onun sînesinde köpüren hüzün dalgaları, adeta okyanuslarınkine denkti.. ve bir gün geldi ki onun hüzün kaynağı, okyanusları dağların zirvelerine kadar köpürttü ve yeryüzünü kapkaranlık bir tasa sardı. Derken o da bir tufan peygamberi oldu. Hz. İbrahim âdetâ, hüzne göre programlanmıştı. Nemrutlarla yaka-paça olma hüznü, ateş koridorlarında dolaşma hüznü, eşini ve çocuğunu ıpıssız bir vadiye bırakma hüznü, çocuğunu boğazlamaya memur edilme hüznü.. ve daha bir sürü melekût buudlu, akılla çatışmalı hüzün silsilesi... Hz. Mûsâ, Hz. Dâvud, Hz. Süleyman, Hz. Zekeriyyâ, Hz. Yahyâ, Hz. Mesih hemen hepsi de, hayatı adeta bir hüzün yumağı olarak tanıdı, duydu ve yaşadılar. Ve, hele en büyük Nebî, Hüzün Peygamberi ve arkasındakiler... رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَ لِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِاْلإِيمَانِ وَلاَ تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلاًّ لِلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا إِنَّكَ رَؤُفٌ رَحِيمٌ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ الرَّؤُفِ الرَّحِيمِ
Sızıntı, Şubat 1993, Cilt 15, Sayı 169 [1] Fâtır sûresi, 35/34.
Hüzün lü sâlik, bu cebrî teveccüh sayesinde, başkalarının mükerrer "erbâin"lerle elde edemeyecekleri kalbî ve ruhî hayat mertebelerini , bu yolla en kısa zamanda elde edebilir. Cenâb-ı Hak, kılığa, kıyafete, şekle değil; kalblere, kalbler içinde de mahzun, mükedder ve kırık kalblere nazar buyurur, onları maiyyetiyle şereflendirir ki : أَنَا عِنْدَ الْمُنْكَسِرَةِ قُلُوبُهُمْ " Ben kalbi kırıklarla beraberim. " sözü de bu mânâyı ihtar etmektedir. Hüzün , her zaman kalbin samimiyet yanlarında göğerir ve insanı Allah'a yaklaştıran davranışlar arasında, hüzün kadar fahre, riyâya, süm'aya kapalı bir başka davranış yok gibidir. Maksada götürücü mevzularla alakalı eksiklikler, o eksikliklerden meydana gelen hüzün aynı zamanda senin maksadının tahsiline vesile oluyor. Halbuki onların tam olması gerekiyor ki maksat hasıl olsun. Allah'ın mahiyetine var. Kalbi ve ruhu hayat seviyesine yüksel. Ama onları tam yapamadığından ötürü sen üzülüyorsun. Bu üzülme yine senin maksadının tahsiline vesile oluyor. 1- Kalbî ve ruhî hayat mertebesine yükselme 2- Cenâb-ı Hak'ın maiyyetiyle şereflenme 3- İnsanı Allah'a yaklaştıran (Kurbiyet) davranış Kalbî ve ruhî hayat, insanın cismaniyet ve nefsaniyet kayıtlarından sıyrılarak, kalp ve ruh ufkunda seyahat etmesidir.
İnsan, kalb ve ruh hayatına yöneldiği ölçüde gerçek insanlığını idrak eder ve marifet ufkuna yükselir.
Kalbî hayat, sürekli Allah'ı hatırda tutma; ruhî hayat ise O'nunla beraber olma şuuruyla yaşamadır.
Nefsânî arzuların baskısından kurtulamayan bir insanın kalb ve ruh ufkuna yükselmesi mümkün değildir.
Kalbî ve ruhî hayat mertebelerinde yükselmek, bir yönüyle insanın kendi iç derinliklerine yolculuğudur.
Zikir, fikir ve şükür; kalbin inkişafı ve ruhun terakkisi için en önemli üç esastır.
Kalb ve ruh hayatına açık olanlar için dünya, bir gölge gibi kalır; asıl hayat, ötelerin nurlu ufuklarında duyulur.
İnsan, kalbî ve ruhî hayata yöneldiğinde, her şeyde Cenâb-ı Hakk'ın tecellilerini müşahede eder hâle gelir. Seyr-i sülûk; insanın cehd ve gayretiyle hayvâniyetten çıkıp, cismaniyeti bırakarak kalbî ve ruhî hayat mertebeleri nde seyahat etmesi ve 'insan-ı kâmil' olma ufkuna yönelmesi demektir. Hâl, bu yola girenlerin geçici varidatıdır; makam ise, bu varidatın kalbî ve ruhî hayat mertebeleri nde birer menzil haline gelmesi ve süreklilik kazanmasıdır. İnsan, ibadet ve taatle nefsini tezkiye edip kalbini tasfiye edebildiği ölçüde, kalbî ve ruhî hayat mertebeleri nde mesafe kateder ve eşyanın perde arkasına ıttıla kesbeder. Tasavvuf, insanın nazarını dış dünyadan kendi iç âlemine çevirerek, onu kalbî ve ruhî hayat mertebedeleri nde yükseltme ve neticede Rabbine muhatap hale getirme cehdinden ibarettir. Namaz, oruç ve zikir gibi mükellefiyetler, sadece birer şekil değil; insanı kalbî ve ruhî hayat mertebedeleri ne taşıyan birer menfez ve birer miras merdivenidir. Namaz, oruç ve zekât gibi ibadetler, insanı cismaniyetin dar kalıplarından kurtarıp, kalbî ve ruhî hayat mertebeleri ne yükselten birer miraç merdiveni hükmündedir. (Prizma - 1) Hakiki insanlık, nefis mekanizmasını dizginleyip ruhun önünü açmakla mümkündür; zira insan, ancak kalbî ve ruhî hayat mertebedeleri nde mesafe alabildiği ölçüde 'ahsen-i takvîm' sırrına mazhar olur. (Kırık Testi - 2) Tasavvufun asıl gayesi, ferdi kendi iç dünyasında derinleştirerek onu kalbî ve ruhî hayat mertebedeleri nde seyahat ettirmek ve neticede marifetullah ufkuna ulaştırmaktır. (Fasıldan Fasıla - 3) Iztırap ve çile, mü'min ruhu saflaştıran bir pota gibidir; bu potada eriyen nefis, yerini kalbî ve ruhî hayat mertebedeleri ne, yani imanın zevk haline geldiği o yüksek iklime bırakır. (Ölçü veya Yoldaki Işıklar) Sadece zihni malumatla yetinenler yolda kalmaya mahkumdur; asıl olan, bu bilgileri birer kanat yaparak kalbî ve ruhî hayat mertebedeleri ne kanat açmak ve bilgiyi 'hâl' haline getirmektir. (Kırık Testi - 1) İkinci bir dirilişle kendi dar dünyasından çıkan her fert, kalbî ve ruhî hayat mertebedeleri nde yeni bir 'velediyet' (yeniden doğuş) yaşar ve meleklerin ufkuna yaklaşır. (Prizma - 4) İhlas, ferdin bütün beyan ve davranışlarında sadece ve sadece O'nun hoşnutluğunu hedeflemesi, halkın mülâhazasından sıyrılıp Hakk'ın teveccühüne kilitlenmesi ve neticede O'nun maiyyetiyle şereflenme sidir. (Kalbin Zümrüt Tepeleri) Dua, kulun kendi aczini şefaatçi yaparak Mutlak Kudret Sahibi'nin kapısına yönelmesi ve o kapıda O'nun maiyyetiyle şereflenme yi dilemesidir. (Kırık Testi) Başkalarını yaşatma adına kendi yaşama arzularından vazgeçen ruhlar, her adımda biraz daha nefislerinden uzaklaşır ve nihayetinde Allah'ın özel maiyyetiyle şereflenme mertebesine ererler. (Prizma) Sabır, musibetlerin ilk anından itibaren rıza ufkuna yönelmek ve bu sadakat sayesinde ilâhî maiyyetiyle şereflenme ye bir davetiye çıkarmaktır. (Ölçü veya Yoldaki Işıklar) Kalbin mâsivâdan (Allah dışındaki her şeyden) temizlenmesi, o kalbin bir 'beyt-i hüdâ' haline gelmesi ve o mukaddes hânede Hakk'ın maiyyetiyle şereflenme si demektir. (Fasıldan Fasıla) Zikir, sadece dilin bir virdi değil, kalbin her an O'nunla atması ve ruhun her solukta O'nun maiyyetiyle şereflenme heyecanını duymasıdır. (Sonsuz Nur) Namaz, mü'mini miraca taşıyan bir binek ve onu her secdede adım adım Allah'a yaklaştıran en kudsî bir vuslat vesilesidir. (Prizma - 1) Amelde ihlas, yapılan işin sadece O'nun rızası için yapılmasıdır; zira ihlasla yoğrulmayan hiçbir sâlih amel, insanı hakiki mânâda Allah'a yaklaştıran bir merdiven olamaz. (Kalbin Zümrüt Tepeleri) Iztırap, ruhun saflaşması adına en keskin bir terbiye vasıtasıdır; kalbi mâsivâdan temizleyen her çile, ferdi farkına varmadan Allah'a yaklaştıran bir rampa vazifesi görür. (Kırık Testi - 1) Başkalarının ebedî saadeti için kendi dünyevî zevklerinden vazgeçmek, insanı meleklerin ufkuna taşıyan ve onu Allah'a yaklaştıran en kestirme yoldur. (Fasıldan Fasıla) Zikir, kalbin her an O'nunla atmasıdır; dili ve gönlü birleştiren her 'Sübhânallah', ruhu karanlıklardan çıkarıp Allah'a yaklaştıran bir nûr halesi olur. (Ölçü veya Yoldaki Işıklar) Kuru bir malumat yığını değil, insanı hayrete ve haşyete sevk eden her bilgi, onu Allah'a yaklaştıran bir marifet ufkudur. (Sonsuz Nur) Yorumlarınızı Bekliyorum ( Waiting for your comments ) |