| Sıra | İd | Açıklama |
|---|---|---|
| 1 | 71 | Yer, gök ve dağların yüklenmekten çekindikleri ve korktukları emanetin müteaddit cihetlerinden biri de, Allah'ın insan mahiyetine koyduğu enedir. Ene, yani benlik denilen o emanet edilen hakikat, kendisindeki noksan sıfatlarla Allah'ın kemâl sıfatlarını, yine kendinde var olan numune sıfatlarla da, Allah'ta var olan asıllarını anlamak ve tanımak için verilmiştir. Yani, Allah'ın sıfatları sınırsız ve bütün âlemleri kuşatmış olduğundan, belli bir sınırı olmayan o isim ve sıfatların ne olduğu anlaşılmaz. İşte, ene denilen o emanet kendindeki cüz'i ölçücükleriyle farazi sınırlar çizerek kıyaslama yapar ve onlarla Rabbini tanır. Bediüzzaman Hazretlerinin ifade ettiği gibi “Ben bu evi nasıl yaptım ve idare ediyorum. Allah da bu kâinatı yapmış ve idare ediyor.” der. Cüz'i ilmiyle Allah'ın külli ilmini, cüz'i kuvvetiyle Onun külli ve sonsuz kudretini anlar ve bilir. Ancak enenin bir hayra bakan tarafı vardır, bir de şerre bakan ciheti vardır. Hayra bakan tarafıyla, Allah'tan gelen hayrı ve feyzi kabul eder. Kendi icat edemez. Şerre bakan cihetiyle yaptığı fiilin sahibidir. Yani, şerri ve kötülüğü işlemeye meyleder, Allah da o fiili icat eder. Sorumluluk da insanın kendisine ait olur. Allah'ı tanımak ve bilmek aracı olarak verilen ene, mahiyetini ve vazifesini böyle bildiği zaman kendini ve her şeyi Allah'a verir ve emaneti hakkıyla yerine getirmiş olur. Bediüzzaman Hazretlerinin tespitiyle insan vücudunun merkezi nefistir. O vücudun hem nebati, hem hayvani, hem de insani yönleri vardır. Nefis, insanın nebati ve hayvani yönlerine bakar. Nefsi ıslah etmek ise, nebati ve hayvani yönlerinden arındırıp, insani vasıflarla yükseltmek ve insanı insan etmektir. Nefis, bir üst kimliktir. Ene denilen cihaz da ona takılmıştır. Şayet, nefis terbiye ve ıslah edilerek temizlenip, sürekli kötülüğü emreden nefs-i emmâre mertebesinden kurtulur ve ene de hayra bakan cihetiyle onunla birlikte iş görürse, sahibini bu dünyada manevi bir cennetin lezzetlerine mazhar ettiği gibi, ebedi âlemde de daimi cennetlere girmeye nail eder. Aksi takdirde terbiye edilmemiş bir nefs-i emmâre ile enenin şerre bakan tarafı iş birliği yaparsa, sahibinin hayvanlardan daha aşağı bir derekeye düşmesine sebep olurlar. Halbuki, o nefsi terbiye etmek suretiyle, insanın diğer lâtifelerinin üstüne çıkartmak mümkündür. Bu hakikati Bediüzzaman şöyle izah eder: “Nasıl toprak suya, havaya, ziyaya nispeten kesafetli, karanlıklıdır; fakat masnuat-ı İlâhiyenin bütün envaına menşe ve medar (vesile) olduğundan bütün anasır-ı sâirenin (diğer unsurların) mânen fevkine çıktığı gibi; hem kesafetli olan nefs-i insaniye, sırrı-ı camiiyet (donanımlı oluşu) itibariyle, tezekki etmek (temizlenmek) şartıyla bütün letaif-i insaniyenin (insani duyguların) fevkine çıkar.” (Sözler s. 459) İnsan, enenin şerre bakan cihetini terk edip, hayra bakan tarafını öne çıkarır, nefsini de emmâre mertebesinden kurtararak üst mertebelere yükseltmeye muvaffak olursa, günahlardan kaçınmak anlamındaki takva ve iyi işler anlamındaki amel-i salih ile Allah'ın razı olduğu kullar zümresine dâhil olur. Bunu yapmaya muvaffak olan insanlarda o zaman gurur, kibir, riya, kıskançlık ve düşmanlık gibi olumsuz duygular gider; onların yerine tevazu, mahviyet, terk-i enâniyet, riyasız ihsan ve fazilet, enâniyetsiz büyüklük ve meziyet gibi yüksek duygular inkişaf eder. Ayrıca, güzel ahlâkın esasları olan ihlâs, Allah'ın rızası ve sevab-ı uhrevi gibi hakikatler insanı melekler seviyesine çıkarır. Hatta bazı veli insanlar onları dahi geçebilir. Ene, Benlik Duygusu ve Esma-i İlahiye İnsanda "ene" diye tabir edilen, yani günlük hayatımızda "ben" olarak kullandığımız bir duygu vardır. Ene nedir? Benlik duygusu nedir? İnsana neden verilmiştir ve vazifesi nedir? Bu vazifesinden dolayı biz bu eneyi nasıl kullanabiliriz? Gizli Hazinelerin Anahtarı: Ene Zihnimizde kodlaya kodlaya gidelim: Ene; künuz-u mahfiye olan (yani gizli hazineler olan) Esma-i İlahiyenin anahtarıdır. Peki, bu gizli hazineler ve Esma-i İlahiye ne anlama gelir? Esma-i İlahiyeyi çoğumuz Esmaül Hüsna (Allah'ın isimleri) olarak biliriz. Allah'ın isimlerini daha iyi kavrayabilmek için onları birer "unvan" şeklinde düşünebiliriz. Örneğin; bir kişinin ismi Ahmet olsun. Bu kişi aynı zamanda pantolon dikebiliyorsa, yaptığı bu işten dolayı "Terzi Ahmet " unvanını alır. Aynı kişi resim de yapıyorsa "Ressam Ahmet " unvanını alır. İşte aynen bunun gibi; kainata bakıp oradaki işleyişi ve icraatı gördüğünüzde "Rezzak Allah" (Rızık verici Allah) veya "Kerim Allah" (Keremi, lütuf ve ihsanı bol olan Allah) dersiniz. Yani kainata baktığınız zaman müşahede ettiğiniz ilahi icraatların arkasındaki unvan sahibini biz Allah olarak nitelendiririz. Bu unvanlara da Esmaül Hüsna deriz. "Esma-i İlahiye gizli bir hazine değil ki, biz zaten Rahman ve Kerim olan Allah'ı biliyoruz" diye düşünebilirsiniz. Hayır, ene olmasaydı bunu bu şekilde idrak edemezdik. Bizdeki benlik duygusu olmasaydı, bu gizli hazineleri keşfetmemiz mümkün olmazdı. Demek ki ene, bu kapıları açan bir anahtardır. Metinde ifade edildiği gibi ene: "Kainatın tılsım-ı muğlakının dahi anahtarı olarak bir muamma-i müşkil-ü küşhadır, bir tılsım-ı hayret-fezadır." Yani ene, kendi zatında çok esrarlı ve üzerinde derinlemesine düşünülmesi gereken müthiş bir hakikattir. O enenin mahiyeti bilindiğinde, o garip muamma ve acayip tılsım açılır; böylece hem kainatın tılsımını hem de vücub aleminin hazinelerini açar. Mahiyeti Bilmek ve Nefse Takılan Anahtar Bunu bir örnekle kodlayalım: Günümüzdeki araç anahtarlarını düşünün; üzerinde tek bir düğme vardır ve basınca kapılar açılır. Eğer elinizdeki bu nesnenin bir araba anahtarı olduğunu, hatta genel olarak bir anahtar vazifesi gördüğünü bilmezseniz, arabanın kapısını açabilir misiniz? Açamazsınız. İşte Bediüzzaman da şunu söyler: Eğer sen enenin mahiyetinin ne olduğunu bilirsen, onu nasıl kullanacağını çözersen, o zaman Allah'ın ilahi isimlerinin kapısını açarsın. Böylece "Allah bu kainatı neden yarattı?", "Beni niçin yarattı?" gibi zihnindeki binlerce sorunun cevabını da bulabilirsin. "Alemin miftahı (anahtarı) insanın elindedir ve nefsine takılmıştır." Kainatın kapıları zahiren açık görünürken, hakikatte kapalıdır. Cenab-ı Hak, emanet cihetiyle insana ene namında öyle bir anahtar vermiştir ki alemin bütün kapılarını açar. Öyle tılsımlı bir enaniyet vermiştir ki Hallak-ı Kainat'ın (kainatın yaratıcısının) künuz-u mahfiyesini (gizli hazinelerini) onunla keşfeder. Fakat bu anahtarın kendisi de gayet muğlak bir muamma ve açılması müşkül bir tılsımdır. Eğer onun hakiki mahiyeti ve sırr-ı hilkati (yaratılış nedeni) bilinirse, o ene kendisi açıldığı gibi kainat dahi açılır. Bu anahtarın nasıl kullanılacağını bilemeyen insanlar tarih boyunca çok enteresan sonuçlarla karşılaşmışlardır: Bir kısmı Hz. Ebubekir'in yolundan gitmiş, bir kısmı ise Ebu Cehil'in yolundan gitmiştir. Yani bu anahtarın öyle bir özelliği vardır ki; ters çevirirseniz sizi inkara, düz çevirirseniz imana götürür. Vahid-i Kıyasi (Ölçü Birimi) Olarak Ene Sani-i Hakim (hikmetli sanatkar olan Allah), insanın eline emanet olarak rububiyetinin (kainattaki bütün faaliyetlerinin, sıfatlarının ve şuunatının) hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak işaretsiz numuneleri barındıran bir ene vermiştir. Ta ki o ene bir vahid-i kıyasi (ölçü birimi) olup, evsaf-ı rububiyet ve şuunat-ı uluhiyet bilinsin. Bu ölçü birimi meselesini şu örnekle anlayalım: Ölçü işlerinde metreyi kullanırız. Hakikatte, yani dış dünyada kendi başına "metre" diye somut bir varlık var mıdır? Hayır, onu biz belirleriz. "Şu kadarlık bir uzunluğa 1 metre diyelim, bunu yüze bölelim ve santim olsun" deriz. Buradaki amaç, varlıkların özelliklerini (ne kadar büyük ya da uzun olduklarını) anlayabilmektir. Kilo ya da hacim ölçüleri de böyledir; hakikatte somut birer vücutları yoktur ama biz onları birer kıyas birimi olarak tespit ederiz. İşte ene de aynen bu metre veya kilo gibidir; hakiki ve mutlak bir vücudu yoktur. Farazi bir hat gibi varsayılmıştır. Peki, bu ölçü birimi neyi anlamamızı sağlar? Cenab-ı Hakk'ın rububiyetini, sıfatlarını, isimlerini ve zatını anlamamızı sağlar. Zıtlıklar Dünyası ve İlahî Sıfatları Anlamak Bizler günlük hayatta "Ben görüyorum" , "Ben işitiyorum" ya da "Bu benimdir" deriz. Oysa ben dediğimiz şeylerin hakiki sahipliğine biz malik değiliz. Görmenin ve işitmenin biyolojik ve hakiki mahiyetine kendi gücümüzle hükmedemeyiz. Peki, bu hisler bize niçin verilmiştir? Cenab-ı Hakk'ın sıfat ve isimlerinin bilinmesi enaniyete bağlıdır. Çünkü mutlak, sınırsız ve her şeyi kuşatan bir şeyin sınırları ve sonu olmadığı için ona bir şekil verilmez; onun mahiyetinin ne olduğu tek başına anlaşılmaz. Örneğin; zulmetsiz daimi bir ziya (karanlık olmaksızın sürekli var olan bir ışık) bilinmez ve hissedilmez. Eğer karanlık diye bir kavram olmasaydı, ışığın ne olduğunu asla anlayamazdık. Ne zaman ki hakiki veya vehmi bir karanlık ile bir hat çekilirse, ışık o vakit görünür hale gelir. İşte Cenab-ı Hakk'ın ilim, kudret, hikmet ve rahmet gibi sıfatları da sınırsız, ortaksız ve her şeyi kuşatıcı olduğu için, doğrudan doğruya ne oldukları bilinemez ve hissedilemez. İnsanın bu ilahi sıfatları anlayabilmesi için kendisine cüzi (küçük) numuneler verilmiştir. İnsan ene anahtarını kullanarak der ki: "Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim, içini düzenledim; öyle de şu dünya hanesini de birisi yapmış ve tanzim etmiştir." Eğer insanda bu cüzi yapabilme, görebilme ve bilebilme özellikleri olmasaydı, kainatı inşa eden mutlak bir yaratıcıyı hayal ve idrak etmesi mümkün olamazdı. Sonuç: Anahtarı Doğru Çevirmek Demek ki bize verilmiş olan o ene anahtarı, Rabbimizin gizli hazinelerini idrak etmek için nefsimize takılmış muazzam bir sermayedir. Eğer bu anahtarı doğru kullanmazsanız veya nasıl kullanacağınızı Peygamber Efendimizden (s.a.v.) öğrenmezseniz; bu sefer Firavun gibi, Karun gibi "Ben kendi ilmimle bu serveti kazandım, ben kimseye muhtaç değilim, bütün güç ve saltanat benimdir" demeye başlarsınız. Ama enenin hakiki mahiyetini bilir ve "Bu özellikler benim kendimi firavunlaştırmam için değil, cüzi ölçülerimle Yaratıcımın sonsuz sıfatlarını tanımam için bana emanet verilmiştir" derseniz, işte o zaman anahtarı düz çevirmiş olur ve Hz. Ebubekir'in nurlu yolundan gidersiniz. Özet: 1. Ene Kavramının Tanımı ve Mahiyeti "Ene", günlük dilde "ben" veya "benlik" olarak ifade edilen duygudur. Tasavvufi ve ilmi literatürde "enaniyet" olarak da geçer. Kaynak metinde Ene'nin mahiyeti şu temel kavramlarla açıklanmaktadır:
Dilsel ve Kültürel Bağlam Bediüzzaman Said Nursi'nin eserlerinde kullanılan orijinal ifadeler (Künuz-u mahfiye, miftah vb.), okuyucunun kelime hazinesini zenginleştirmek ve Kur'an'ın ilahi ifadelerini doğrudan anlayabilecek bir seviyeye ulaşmasını sağlamak amacıyla tercih edilmiştir. -------------------------------------------------------------------------------- 2. Esma-i İlahiye ve Ene İlişkisi Allah'ın isimleri (Esma-ül Hüsna), kainattaki işleyiş ve icraatların arkasındaki ünvanlardır. Ene olmasaydı, bu isimlerin ve kainattaki ilahi sanatın keşfedilmesi mümkün olmazdı. Ene, bu gizli hazineleri görünür kılan temel araçtır. -------------------------------------------------------------------------------- 3. Vahid-i Kıyasi Olarak Ene: Ölçü Birimi Fonksiyonu Ene'nin en kritik işlevi, bir "vahid-i kıyasi" yani kıyaslama ölçüsü olmasıdır. Metinde bu işlev şu örneklerle somutlaştırılmaktadır:
-------------------------------------------------------------------------------- 4. Enenin İki Farklı Yönü ve Kullanım Sonuçları Ene anahtarının nasıl kullanılacağı, insanın manevi akıbetini belirler. Anahtarın çevrilme yönüne göre iki ana yol ortaya çıkar: A. Hakiki Mahiyetin Bilinmesi (Hidayet Yolu) Ene'nin bir emanet ve kıyas birimi olduğu idrak edildiğinde:
B. Sahiplenme ve Enaniyet (Delalet Yolu) Ene'nin mahiyeti bilinmediğinde veya yanlış kullanıldığında:
-------------------------------------------------------------------------------- 5. Sonuç Kainatın kapıları zahiren açık görünse de, hakikatte Ene anahtarı olmadan bu kapılardan içeri girmek ve hakikati anlamak mümkün değildir. Ene'nin doğru okunması, hem insanın kendi yaratılış nedenini hem de kainatın tılsımını çözmesini sağlar. Bu gizemli anahtar, doğru kullanıldığında "alem-i vücubun" (Allah'ın varlığının) hazinelerini açan bir miftaha dönüşmektedir. Enaniyet Hakikati ve Emanet Ayeti "Peki, bu enaniyet konusunu bilsek ne olur, bilmesek ne olur? Bu akşam bunu konuşmak için mi toplandık?" diye düşünebilirsiniz. Fakat inanın bu konu, insanın cennete mi yoksa cehenneme mi gireceğini belirleyen hayati bir meseledir. Çünkü günlük hayatta ene denilen bu hakikatin özünü idrak edemezsek, farkında olmadan Cenab-ı Hakk'ın kibriyasına (büyüklüğüne) dokunacak çok tehlikeli sözler sarf edebiliriz. Her şeyi kendimize döndürerek konuştuğumuzda, Allah korusun, cehennemle neticelenecek bir gaflete düşebiliriz. Bu ders bizleri bu tehlikeye karşı uyandırmak içindir. Göklerin ve Dağların Korktuğu Emanet: Ene Bediüzzaman Hazretleri, Ahzab Suresi 72. ayet-i kerimesini tefsir ederken enenin mahiyetini ortaya koyar. Ayet-i kerimede şöyle buyrulur: "Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik; hepsi de onu yüklenmekten kaçındı ve ondan korktu. İnsan ise onu yüklendi. Gerçekten insan çok zalim ve çok cahildir." Cenab-ı Hakk'ın bu ayette "emanet" dediği şeyin en mühim yönü ene yani benlik duygusudur. Üstad Hazretleri bunu şöyle açıklar: Gökyüzünün, zeminin ve dağların tahammül edemeyip yüklenmekten çekindiği o azim emanetin çok sayıdaki yönlerinden bir ferdi, bir veçhi ene 'dir. Peki, insan günlük hayatta rahatça "ben" derken, dağlar ve yıldızlar bu kelimeyi söylemekten neden korkmuştur? Çünkü ene, Hazret-i Adem zamanından şimdiye kadar insanlık aleminin etrafına dal budak salan; ya nurani bir Şecer-i Tuba (cennet ağacı) ya da müthiş bir Şecer-i Zakkum (cehennem ağacı) üreten bir çekirdektir. Yani ene, hem cennetin hem de cehennemin tohumunu içinde barındırır. Bilinmek İsteyen Gizli Hazine Cenab-ı Hak bir hadis-i kudside, "Ben gizli bir hazineydim (künuz-u mahfiye). Bilinmek ve keşfedilmek istedim, mahlukatı yarattım" buyurmaktadır. Bizler bu dünyada Rabbimizi gözümüzle göremiyoruz. O halde bilinmek ve tanınmak isteyen Yaratıcımızı nasıl idrak edeceğiz? Sistematik şudur: Kainata bakarız; kainattaki işleyişin arkasındaki fiili , o fiilin arkasındaki esmayı (isimleri) , esmanın arkasındaki sıfatları ve sıfatların arkasındaki şuunatı (ilahi kabiliyetleri) tefekkür ederiz. Örneğin; yeryüzünde bir rızıklandırma faaliyeti görüyorsak, "Elbette bir rızık verici (Rezzak) vardır" deriz. O rızkı verebilmesi için de o zatın hayat, ilim, irade ve kudret sahibi; aynı zamanda ikram etmeyi seven (Kerim) bir zat olması gerektiğini idrak ederiz. İşte ene, bu kainata bakarak Allah'ın esma ve sıfatlarına ulaşmamızı sağlayan muazzam bir anahtardır . Aynı zamanda bu kainatın neden yaratıldığını, neden sürekli bir hareket, hayat, ölüm ve diriliş döngüsü içinde olduğunu açıklayan; kafamızdaki binlerce soruyu çözen bir muamma-i müşkülküşa (zor muammaları açan) ve hayret verici bir tılsımdır. Gündelik hayatta bize hiç öyle gelmiyor değil mi? "Ben yaptım, ben verdim, bu benim" derken sanki basit bir kelime kullanıyormuşuz gibi geliyor. Oysa bu kelime, alemin bütün gizli hazinelerini açacak şekilde insanın nefsine takılmış bir anahtardır . Kainat kapıları zahiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır; o kapıları açacak miftah insanın elindedir. Vahid-i Kıyasi (Farazi Ölçü Birimi) Nedir? Sonsuz özelliklere sahip olan mutlak bir Yaratıcıyı, sınırlı bir insanın doğrudan idrak etmesi imkansızdır. Çünkü bir şeyin sınırı ve zıttı yoksa onun mahiyeti anlaşılamaz. Örneğin; karanlık (zulmet) olmasa, ışığın (ziya) ne olduğu bilinemez ve hissedilemez. Ne zaman ki farazi bir karanlık çizgisi çekilir, o zaman ışık görünür hale gelir. İşte Cenab-ı Hakk'ın ilim, kudret, hikmet ve rahmet gibi sıfatları da sınırsız ve ortaksız olduğu için, doğrudan doğruya ne oldukları bilinemez. Allah, insanın bu sonsuz sıfatları anlayabilmesi için onun eline emanet olarak bir ölçü birimi ( vahid-i kıyasi ) vermiştir. Bu ölçü birimi meselesini iyi anlamak gerekir: Hakikatte dış dünyada kendi başına "1 metre" diye somut bir nesne var mıdır? Yoktur. Onu insanlar kendi aralarında bir ölçü birimi olarak belirlemiştir. Amaç, varlıkları birbirine anlatabilmek ve dünyayı anlamlandırabilmektir. Kilo ve meridyen çizgileri de böyledir; hakiki bir vücutları yoktur ama hayatı düzene koymak için farazi olarak var sayılırlar. İşte ene de tıpkı metre gibi hakiki bir vücudu olmayan, geometrideki farazi hatlar gibi var sayılan bir ölçü aletidir. Biz metreyle metrenin kendisini değil, dışarıdaki varlıkları ölçeriz. Ene duygusuyla da kendimizi değil, Allah'ın rububiyetini anlarız. Anahtarın Ters Çevrilmesi: Karunlaşma Tehlikesi Eneyi doğru kullanan bir mümin der ki: "Ben cüzi ilmim ve gücümle şu evi nasıl yapıp düzenlediysem, şu dünya hanesini de sonsuz ilim ve kudret sahibi birisi yapıp tanzim etmiştir." Kendindeki cüzi görme, işitme, sahiplenme ve şefkat duygularından hareketle Allah'ın mutlak sıfatlarına ulaşır. Örneğin; kendi evladıyla iftihar edip sevindiğinde, bu duyguyu ters-düz ederek Cenab-ı Hakk'ın salih kullarından nasıl razı ve memnun olduğunu idrak eder. Eğer bizde sevmek, sevinmek veya öfkelenmek gibi duygular olmasaydı, Allah'ın bizi sevmesini veya bize gazap etmesini asla anlayamazdık. Fakat bu ölçü biriminin çok tehlikeli bir tarafı vardır. Eğer enenin bir emanet olduğunu unutur, onu Allah'ı göstermek yerine kendimizi göstermek için kullanmaya başlarsak anahtarı ters çevirmiş oluruz. "Ben başardım, ben yaptım, burası benim, bu rızkı ben kazandım" demeye başladığımızda tıpkı Karun gibi "Ben bu serveti kendi ilmimle kazandım" iddiasında bulunmuş oluruz. Eşine "Ben olmasam aç kalırdın" , çalışanına "Benim sayemde buradasınız" diyen insanlar, farkında olmadan cehennem ağacının zakkum tohumunu kendi kalplerine dikmektedirler. Müslümanın lügatinde "ben olmasaydım" cümlesi yer alamaz. Bizim tek makamımız vesileliktir . Dilimiz her zaman "Cenab-ı Hak bizi de hayra vesile etti, gönderen de veren de O'dur" teslimiyetinde olmalıdır. Kısacası; kendimize baktığımızda gördüğümüz tüm bu cihazlar ve duygular, eneyi bir benlik davası yapmak için değil, Yaratıcımızı tanımak için verilmiştir. Bu anahtar doğru işletildiğinde, insanı kendi iç dünyasından başlatıp Allah'ın esma ve sıfatlarına ulaştıran nurlu bir yolculuğun kapısını açar. İnsanların günlük hayatta da çok karıştırdığı ve çok dehşetli bir konu hakkında bir yer okuyacağız inşallah. Günlük hayatta bunu hepiniz biliyorsunuz; enaniyet diye bir mevzu vardır. Ne deriz birbirimize birazcık böyle kibirlendiği zaman, biraz böyle kendini özgüvenli konuşmaya başladığı zaman? Ne deriz? 'Yasin, enaniyet yapma!' deriz. Ne demektir enaniyet? Enaniyet; yani bir kişinin kendini ortaya çıkartması, kendinden bahsetmesi, kendini övmesi gibi bütün bunları içine alan bir kavram. Peki, bu enaniyet acaba 'Bilsek ne olur, bilmesek ne olur?' gibi bir konu mu? Yani bunun için mi bu akşam buraya toplandık da bunu mu konuşacağız diyebilirsiniz. Ama inanın bu konu, cennete ve cehenneme girip girmeyeceğimizi belirleyen bir konu. Çünkü günlük hayatta bu 'ene' denilen bu hakikatin biz özünü idrak edemezsek öyle tehlikeli cümleler kuruyoruz, öyle tehlikeli sözler sarf ediyoruz ki bu, Cenab-ı Hakk'ın kibriyasına dokunur. Yani kibir, büyüklük sahibi, kibriya sahibi O'dur. Ama biz bazen işte bu kelimenin maksat ve amacını bilmediğimiz için, her şeyi kendimize döndürerek konuştuğumuz için, Allah korusun, çok ciddi, cehennemle neticelenecek bir sonuç yaşamış oluruz farkında olmadan. Bu ders bizi uyandıracak inşallah. Bakın kardeşlerim, bir ayeti Üstat Hazretleri anlatırken diyor ki: Bismillah. 'Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik; hepsi de onu yüklenmekten kaçındı.' Ayeti tekrar ediyorum: 'Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik.' Bakın, Cenab-ı Hakk'ın 'emanet' dediği şey nedir? Ene'dir. Peki ne söylüyor? 'Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik.' Yani bunu ister misiniz? Hani günlük hayatta 'ben, ben' dediğiniz şeyi ister misiniz? 'Ey dağ, ben demek ister misin? Gökyüzüne, yıldızlara, ben demek ister misin?' Hepsi de onu yüklenmekten kaçındı ve ondan korktu. Allah Allah... Yani ben 'ben' dediğim şeyi demekten neden korkayım ki? Neden korkmuş dağlar? Neden korkmuş gezegenler, yıldızlar? Neden korkmuş bütün varlıklar? 'İnsan ise korkmadı, onu yüklendi. Gerçekten insan çok zalim, çok da cahildir.' Bakın, okumadığımız Kur'an'daki belki ilk defa duyduğunuz bir ayet, çok çarpıcı. Üstat Hazretleri bunu anlatırken diyor ki: 'Gök, zemin, dağ; tahammülünden, yüklenmekten çekindiği, korktuğu emanetin müteaddit vücuhundan bir ferdi, bir veçhi ene'dir.' Yani o emanet neymiş? Bir ferdi, o emanetin bir yönü, bir kısmı neymiş? Ene'dir. Lütfen bunu unutmayın, böyle çok günlük hayatta dinleyeceğiniz bir ders değil. Ene; zaman-ı Adem'den, Adem Peygamber'den zamanından şimdiye kadar alem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nurani bir Şecer-i Tuba, bir cennet ağacı ve müthiş bir Şecer-i Zakkum'un çekirdeğidir. Neymiş ene? Hem cennet ağacının tohumu hem cehennem ağacının tohumu. Zihninizde lütfen böyle bir şekil olarak oturtun. Ene'yi konuşuyoruz. Ene hem bir emanet, dağların, yıldızların, gezegenlerin yüklenmekten korktuğu ene; hem bir cennet ağacının tohumu hem bir cehennem ağacının tohumu. İşte şu azim hakikate girişmeden evvel, o hakikatin fehmini, anlaşılmasını teshil edecek, kolaylaştıracak bir mukaddime beyan ederiz. Şöyle ki: Ene nedir? Ene; künuz-u mahfiye olan, gizli hazine olan Esma-i İlahiyenin, Allah'ın isimlerinin anahtarı olduğu gibi... Kardeşlerim, bir hadis, kutsi hadis hatırlarsınız; 'Ben gizli bir hazineydim' diyor Cenab-ı Hak. 'Ben gizli bir hazineydim; bilinmek, keşfedilmek istedim, kainatı yarattım.' Hatırlıyor musunuz bunu? Şimdi buradan lütfen bakın. Peki keşfedeceğimiz şey ne? Yani yaratılmış olduğumuz şu kainatta Rabbimizi gözümüzle göremiyoruz. Peki Cenab-ı Hak ise bilinmek istiyor, tanıtmak istiyor kendisini; kendisine kullarından haberdar olup kendi bütün özelliklerini bildirmek istiyor. Peki biz bu tanıma sistemini nasıl gerçekleştiriyorduk? Allah'ı göremediğimiz için kainata bakıyorduk ve kainattaki işleyişten, işleyişin arkasındaki o fiile, o fiilin arkasındaki esmaya, esmanın arkasındaki sıfatlara, sıfatın arkasındaki şuunata biz ne yapıyorduk? Geçiş yapıyorduk. Diyorduk ki: 'Evet, bir rızık varsa bir rızıklandırılma faaliyeti, bir rızıklandırma faaliyetinin arkasındaysa elbette bir rızık verici vardır' diyorduk. Ve o rızık verici de bu rızkı verebilmesi için elbette hayat sahibi, ilim, irade, kudret sahibi olması gerekiyordu. E, rızık verebilmesi için kerim olması, ikram etmeyi seviyor olması gerekiyor diye bir sistematikle Rabbimizin o esmasını, sıfat ve ilminin şuunatını idrak etmeye çalışıyorduk. Şimdi dikkat edin; ene, künuz-u mahfiye olan yani bu kainata bakarak tefekkür ettiğimiz Allah'ın esmasına, sıfatına ulaştığımız şey var ya, aynı onu anlamamızda olduğu gibi bir neymiş? Anahtar. Yani Allah'ın unvanlarını, Esma-i Hüsnasını, ene dediğimiz o hakikatle idrak edip anlıyoruz. Nasıl? Aynı zamanda bu ene, kainatın tılsım-ı muğlakını... Yani bu kainat nedir, niçin yaratılmıştır, neden bu kadar hal ve hareket içerisinde, neden hiçbir şey durmuyor sürekli hareket ediyor, neden ölümler var, neden hayat var, neden diriliş var, sürekli olarak neden bu aksiyon var gibi insanın aklına gelen binlerce sorunun dahi anahtarı olarak bir muamma-i müşkülküşa, bir tılsım-ı hayret-feza, hayret edilecek bir sırdır. Hiç de bize günlük hayatta öyle gelmiyor değil mi? Hani diyorsunuz ya 'Ben yaptım, ben verdim, benim...' Sanki hiçbir anahtarmış gibi değil de, sanki biz kendimizi ifade etmek için kullandığımız bir cümleymiş gibi geliyor değil mi? Bir kelimeymiş gibi geliyor. Hiç bu anlatılan gibi geliyor mu? Yani bütün Allah'ın gizli isimlerinin anahtarı, kainatın tılsım-ı muğlakının anlaşılmaz sorularının çözümü gibi geliyor mu? Gelmiyor. Ama birazdan göreceksiniz... Allah'ın gizli isimlerinin anahtarı, kainatın tılsım-ı muğlakının, anlaşılmaz sorularının çözümü gibi geliyor mu? Gelmiyor. Ama birazdan göreceksiniz. İşte o ene mahiyetinin bilinmesiyle... Bu ene nedir? Hani bunu nasıl anlarız? Bir anahtar versem, bildiğiniz eski tip anahtarlar var; sen benim gibi yaşlısın, anahtarı görsek anlarız. Ama anahtarlar şimdi çok değişti değil mi? Dijital oldu, o da anahtar; kart gibi oldu, o da anahtar. Bakın, anahtar dediğiniz zaman zihninizde lütfen sadece bu bildiğiniz klasik anahtar gelmesin. O ene mahiyeti bilinirse, yani 'Bu ene nasıl bir anahtar ki Allah'ın gizli esmasını ben bununla anlıyorum? Nasıl bir anahtar ki kainattaki, ben kafamdaki binlerce sorunun cevabını onunla bulabiliyorum? Bu nasıl bir anahtar ki beni cennete ve cehenneme götürüyor? Bu nasıl bir şey ya? Günlük hayatta ben dediğim şey nasıl bu kadar teferruatlı bir şey olabilir?' İşte o acayip tılsım ene, o mahiyetinin bilinmesiyle ene açılır, o anahtarın nasıl kullanılacağı öğrenilir. Kainatın tılsımını, alem-i vücubun künuzunu, alem-i vücubun hazinelerini dahi açar. Ne diyor burada bakın, çok önemli: 'Alemin miftahı, anahtarı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır.' Kainat kapıları zahiren açık görünürken, hakikatte kapalıdır. Cenab-ı Hak, emanet cihetiyle insana ene namında öyle bir anahtar vermiş ki alemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki Hallak-ı Kainat'ın, kainatın yaratıcısının künuz-u mahfiyesini, gizli hazineleri olan Esma-i Hüsnasını onun ile insan keşfeder. Soru şu: Allah neden yarattı? Bakın, bu sorunun cevabı bizdeki enede. Allah neden cezalandırıyor? Bu sorunun cevabı sende. Allah neden ikram ediyor? Bu sorunun cevabı sende. Sen namazını kıldığın zaman Allah kuluyla niye iftihar ediyor? Bunun cevabı sende. Sen bunu anla, Allah'ı anla diye o kelime sana sahiplik olarak, kullanım olarak önüne konulmuş. Bakın, birazdan göreceksiniz. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muamma, yani iç içe girmiş, karışık, çok çabuk anlaşılmayacak bir mesele, açılması müşkül bir tılsımdır. Eğer enenin hakiki mahiyeti ve sırr-ı hilkati, neden yaratılıp insana verildiği bilinse, o ene açıldığı gibi kainat dahi açılır. Şöyle ki: Sani-i Hakim, yani hikmetli sanatkarımız, yaratıcımız, Rabbimiz, insanın eline emanet olarak... Emanet kelimesini günlük hayattan biliyorsunuz, nedir emanet? Sana ait olmayan, sende duran şey demektir. Sana ait olmayan ama sende duran şey. Sani-i Hakim, insanın eline emanet olarak rububiyetinin kendisine ait, rablığa ait, yani bütün bu ilahlığa ait sıfat ve şuunatın hakikatlerini gösterecek... Yani Allah kendisini tanıttırmak istiyor ya, hani gizli bir hazineydi, keşfedilmek, bilinmek istiyor ya; işte Allah dediğimiz o yaratıcımızın sonsuz sıfatlarını, sonsuz esmasını, sonsuz şuunatını idrak edebilmemiz için bize bir şey gerekiyor. Çünkü biz bir şeyi bir şeyle ancak kıyasladığımız zaman onun mahiyetini idrak edebiliyoruz. Peki, sonsuz olan bir yaratıcı nasıl kıyaslanabilir ki? Bu imkansız bir şeydir. O zaman imkansız bir şeyi nasıl anlayabiliriz? Sonsuzu nasıl idrak edebiliriz? Sonsuz hakkında nasıl bilgi sahibi olabiliriz? Bakın, bunu anlamak için bize verdiği ene... Bakın: 'Sani-i Hakim, insanın eline emanet olarak rububiyetinin sıfat ve şuunatının hakikatlerini gösterecek, tanıttıracak işarat ve numuneleri cami bir ene vermiştir.' Neymiş bakın, Allah'ın sıfatlarını... Nedir bunlar? Hayat, ilim, irade, kudret, görme, işitme, kıdem, beka... Bakın, vahdaniyet... Bakın şimdi bunlara, bakın çok dikkat edin. Ta ki onları gösterecek, tanıttıracak işaret ve numuneleri cami, içinde barındıran bir ene vermiştir. Ta ki o ene bir vahid-i kıyasi olup... Ne demek vahid-i kıyasi? Bir ölçü birimi. Kardeşlerim, aslında 1 metre diye bir şey var mı? Var mı 1 metre? Peçete mi vereceğim? 1 metre diye bir şey var mı? 1 metre diye bir şey yok. 1 metreyi biz kendimiz belirledik. Yani 1 metre diye bir şeyin hakikati de yok. Biz ne dedik? 'Ya bak kardeşim, babacığım, buradan buraya buna 1 metre diyoruz, kabul mü?' Herkes 'tamam' dedi. 'Böl bunları, buna santim, buna milim, kabul ediyor musunuz?' 'Tamam.' Genel olarak insanlar metreyi niye ortaya çıkartmışlardır? Çünkü varlıkları birbirimize anlatabilmek için, tarif edebilmek için, onun üzerinde bilgi sahibi olabilmek için, bu bilgiyi başkasının zihninde de canlandırabilmek için. Ne diyoruz? 'Abi, masa 3 metre, 2 metre yükseklik.' Peki, kilo diye bir şey var mı? Biz demedik mi 'Bu kilo'? Niye kullanıyoruz peki aslında hakikati olmayan bu ölçü birimlerini, niye kullanıyoruz? Burası çok ehemmiyetlidir. Varlıkları, etrafımızdaki varlıkları anlamlandırabilmek için, ne olduklarını tarif edebilmek için, ben anladığım gibi başkasına da anlatabilmem için, sonra bunların hepsinin bütün insanlık tarafından tek bir noktada anlaşılabilmesi için biz o ölçü birimlerini kullanıyoruz. Ama hakikatte o ölçü birimlerinin hakiki vücudu yok kardeşlerim. Biraz ağır gibi gidiyor olabilir ama çok dikkat edin, bitireceğim, önemli bir konu. İşte Allah, kendisini tanıttırmak için insana ene diye bir ölçü aleti vermiş. Bakın, biz metreyle, 1 metreyle 1 metreyi anlamayız; biz 1 metreyle ölçtüğümüz şeyleri anlarız. Mevzuyu anladınız mı? Yani 1 metre dediğimiz metreyle biz metrenin kendisini anlamıyoruz; metreyle, metreyle dışarıdaki varlıkların mahiyetlerini idrak ediyoruz. İşte ne diyor? 'Ta ki o ene bir vahid-i kıyasi olup evsaf-ı rububiyet, yani Allah'ın Allahlığına ait haller, şuunat-ı uluhiyet bilinsin.' Yani Allah'ı tanımak için bu ene denilen bu ölçü birimine, bu duyguya, bu hissiyata biz sahip olmamız gerekiyor, yoksa tanımak mümkün değil. Neden değil? Çünkü sonsuz özelliklere sahip olduğu için sınırlı bir insanın bunu idrak etme şansı yok. Allah'ın bize kendini anlatması için bize bu ölçü birimini vermesi gerekiyordu ve verdi. Ama bu ölçü biriminin çok sıkıntılı bir tarafı var, neymiş o? 'Fakat vahid-i kıyasi bir mevcud-u hakiki olmak lazım değildir. Belki hendesedeki, geometrideki farazi hatlar gibi farz ve tevehhümle...' Az önce anlattığım gibi, meridyen var mı? Yok. Yuvarlak... Bak, biz söylüyoruz; buna yuvarlak diyeceğiz, buna kare diyeceğiz, hatlar çizeceğiz, biz söylüyoruz. 'Belki hendesedeki farazi hatlar gibi farz ve tevehhümle bir vahid-i kıyasi teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakiki vücudu lazım değildir.' Peki biz nerede kullanıyoruz bu yanlışı, nerede yapıyoruz kardeşlerim? Öyleyse bu eneyi nasıl kullanacağız? Nasıl tanıyacağız? Bu anahtarı nasıl çalıştıracağız? Günlük hayatta ne söylüyorsunuz? 'Benim evim' diyorsunuz değil mi? 'Ben görüyorum' diyorsunuz değil mi? 'Ben çok kızdım' diyorsunuz, 'Çok sevindim' diyorsunuz. 'Ben' diyerek kendi içinizdeki o hissiyatı, duyguları ve varlık alemine sahiplenişinizi bununla ifade ediyorsunuz. Peki böyle mi olurmuş? Bakın ne diyor: 'Mesela ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim, öyle de şu dünya hanesini, şu dünya evini birisi yapmış ve tanzim etmiştir' der. Eneyi doğru kullanan, o anahtarı doğru kullanan ne dermiş? 'Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim, düzenledim; öyle de şu dünya hanesini de birisi yapmış ve tanzim etmiştir' der. 'Vahakeza, bütün sıfat ve şuunat-ı ilahiyi bir derece bildirecek, gösterecek binlerce ahval ve sıfat ve hissiyat ene de münderiştir, içine almıştır.' Peki bunu lütfen çoğaltalım. Yani 'Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim, bu kainatı da birisi yapmış ve tanzim ettirmiş' sözünün insanın kendi fiillerine bakan yönüne bakın, ne diyorsunuz? 'Ben başardım, ben bunu yaptım, bu bana ait.' Peki, aslında buradaki sözlerimizle biz ne yanlış yapmış oluyoruz? Aslında Allah'ı görmemiz, Allah'ın gösterilmesi gereken ölçü birimini kendimizi göstermek için kullanmaya başlıyoruz. Yani ben o eneyi Allah'ı göstermek, Allah'ı görmek, Allah'ı tanımak için, yani 'Bana bu başarıyı veren Allah'tır, beni sevindiren Allah'tır, beni hüzünlendiren Allah'tır, beni iyileştiren Allah'tır, bana ikram eden Allah'tır' kısmını kaldırıyoruz; 'İkram eden benim, başaran benim, bunlar benim, burası da benim' demeye başlıyoruz. Bu öyle bir noktaya geliyor ki, Karun muydu Oğuzhan hocam? 'Ben kendi ilmimle bu serveti kazandım.' demeye gelir. Bakın, günlük hayatta kendiniz konuşurken, 'ben, ben' derken, siz bu benliğin hakikatte Allah'ı göstermek, Allah'ın size verdiği nimetleri ve Allah'ın rububiyet, şuunat ve sıfatlarını idrak etmek için verildiğini idrak etmeyip onu unutur da bu 'ben' kelimesini günlük hayatınızda eşinize 'Ben sana bakıyorum, vermesem aç kalırsın', patronunuza 'Benim, ben veriyorum rızkınızı, benim sayemde buradasınız, ben olmasam' gibi söylemleri... Siz çoğaltın, bunları söylüyorsanız, dersin başında anlattığım gibi cehennem ağacının tohumunu dikiyorsunuz. Mevzunun tehlikesini anladınız mı? Yani Allah'ı görmen ve göstermen gerekirken kendini görüyor ve kendini göstermeye başlıyorsun ve sürekli olarak kendinden bahsetmek istiyorsun: 'Ben böyleyim, ben şöyleyim, ben buyum, ben böyle yaparım, ben oraya gelirim, ben de öyle söylerim...' Aslında bunun için verilmemiş. Biz o hissiyatı, ene duygusunu, ene hissiyatını, ene anahtarını ne yapıyoruz? Çok yanlış kullanıyoruz. Ama bu yanlış kardeşlerim, basit bir yanlış değil; derhal günlük hayatımızdan çıkartmamız gereken bir yanlış, çünkü sonucu çok tehlikeli bu işin. O yüzden birisine 'Ben olmasaydım, ben sana o kadar yardım ettim...' Bakın, 'Ben sana nasıl yardım ettim?' Yardım eden de Allah'tır, ikram eden de Allah'tır, veren de Allah'tır, her şey Allah'tandır. Madem her şey Allah'tandır, öyleyse benim sözlerimde böyle bir kelimenin olmaması gerekiyor. Biz neyi kullanırız İslami olarak? 'Cenab-ı Hak bizi de vesile etti kardeşim. Gönderen Allah'tır, ikram eden Allah'tır, Cenab-ı Hak bizi de vesile etti kardeşim.' Vesilelikten başka bir makamımız yok, o yüzden çok tehlikeli. Peki bunu nasıl yapıyoruz? Hudut çiziyoruz. Şimdi soruyorum, biz kendimiz görüyoruz, bir görme özelliğimiz var değil mi? Peki bizi yaratan yaratıcının görmemesi mümkün müdür kardeşlerim? Heh, bunu nasıl anlıyorsunuz? 'Ben görüyorum, gören bir yaratıcı olması lazım.' Bazılarını nasıl anlarsınız? Zıttıyla anlarsınız. Mesela ne gibi? 'Ben ihtiyaç sahibiyim, o zaman Allah'ın ihtiyaç sahibi olmaması gerekiyor; çünkü ihtiyaç sahibi yaratıcı olamaz.' Bakın, kendinizle kıyasladığınız zaman, o ene anahtarıyla o mukayeseleri yapmaya başladığınız zaman aslında hiçbir yere bakmadan bile kendi içinizden Allah'a ulaşan bir yolculuğa başlamış oluyorsunuz. Mesela örnek veriyorum, siz kendi evladınızın yapmış olduğu bir şeyden hoşnut olduğunuz zaman seviniyor musunuz? Seviniyorsunuz, sahip çıkıyorsunuz. Ne diyorsunuz? 'Benim çocuğum ne güzel yaptı, ne güzel okudu' değil mi? İşte bunu bir anda böyle ters yüz yapıyorsunuz, olay canibinden bakıyorsunuz. İşte aslında Allah bize o hissi vermekle, o iftihar hissini, o sevinme hissini vermekle aslında kendisinin nasıl sevindiğini, kendisinin o kendisine hayırlı kullarıyla nasıl iftihar ettiğini, nasıl memnun olduğunu, nasıl razı olduğunu anlamamızı istiyor. Şimdi soruyorum, biz sevinmek ve sevmek diye bir duyguyla donatılmasaydık, Allah'ın 'Seviyorum sizi' veya 'Size bu noktada buğzediyorum, kızıyorum' demesini zıt duygularımız olmasa anlayabilir miydiniz? Demek ki neymiş? Aslında kendimize baktığımız zaman gördüğümüz bütün duygular, bütün cihazat, bütün bu bakış açısına o eneyi 'ben' değil de 'Bu ben Allah'ı gösteriyor' diye baktığınız zaman bu anahtar, işte Allah'ın esma, sıfat ve şuunatını idrak etme anlamında bir anahtar oluyor." Bizler bu dünyada Rabbimizi gözümüzle göremiyoruz. O halde bilinmek ve tanınmak isteyen Yaratıcımızı nasıl idrak edeceğiz? Sistematik şudur: Kainata bakarız; kainattaki işleyişin arkasındaki fiili , o fiilin arkasındaki esmayı (isimleri) , esmanın arkasındaki sıfatları ve sıfatların arkasındaki şuunatı (ilahi kabiliyetleri) tefekkür ederiz. 1. Rezzak ve Kerim Esmaları (Rızık Verme Faaliyeti) Örneğin; yeryüzünde bir rızıklandırma faaliyeti görüyorsak, " Elbette bir rızık verici (Rezzak) vardır " deriz. O rızkı verebilmesi için de o zatın hayat, ilim, irade ve kudret sahibi; aynı zamanda ikram etmeyi seven ( Kerim ) bir zat olması gerektiğini idrak ederiz. 2. Şafi ve Rahim Esmaları (Şifa Faaliyeti) Örneğin; yeryüzünde, mikroplardan hücrelere kadar her an işleyen muazzam bir şifa ve tedavi faaliyeti görüyorsak; yaralanan bir derinin kendi kendini onarmasını, hastalanan bedenlerin gizli bir elle ayağa kaldırılmasını müşahede ediyorsak, "Elbette her derde deva üreten, her hastaya şifa ulaştıran bir şifa verici ( Şafi ) vardır" deriz. O şifayı ihsan edebilmesi için de o zatın bütün dertlilerin halini aynı anda bilen, gözle görünmeyen şifa reçetelerini elementlerden süzüp çıkaran bir hayat, ilim, irade ve mutlak kudret sahibi; aynı zamanda kullarına acıyan, merhamet edip onları ıstırapta bırakmayan ( Rahim ) bir zat olması gerektiğini idrak ederiz. 3. Sani ve Musavvir Esmaları (Sanat ve Şekil Verme Faaliyeti) Örneğin; yeryüzünde ve gökyüzünde, her bir varlığa en uygun, en estetik ve en benzersiz tarzda yapılan bir sanat ve şekil verme faaliyeti görüyorsak; birbirine benzeyen elementlerden kapkara topraktan rengârenk çiçeklerin, göz kamaştırıcı kelebek kanatlarının dokunduğunu görüyorsak, "Elbette her mahluku bir model gibi tasarlayan bir sanatkar ( Sani ) ve her şeye en güzel sureti nakşeden bir şekil verici ( Musavvir ) vardır" deriz. O benzersiz suretleri ve estetiği verebilmesi için de o zatın her bir varlığın anatomisini ve gelecekteki ihtiyaçlarını önceden gören bir hayat, ilim, irade ve sonsuz kudret sahibi; aynı zamanda güzelliği, cemali ve sanatı sergilemeyi seven ( Camil/Cemil ) bir zat olması gerektiğini idrak ederiz. 4. Alim ve Hakim Esmaları (İlim ve Hikmet Faaliyeti) Örneğin; yeryüzünde, atomun dönüşünden gezegenlerin yörüngelerine kadar her yerde zerre miktar tesadüfe yer bırakmayan bir düzen, ölçü ve hikmet faaliyeti görüyorsak; hiçbir varlığın abes, faydasız ve amaçsız yaratılmadığını, her şeyin arkasında derin maslahatlar barındığını anlıyorsak, "Elbette her şeyi bir nizamla kuşatan bir sonsuz ilim sahibi ( Alim ) ve her işi gayeli ve faydalı yapan bir hikmet sahibi ( Hakim ) vardır" deriz. Bu hassas mizanı ve faydaları var edebilmesi için de o zatın kainatın başından sonuna kadar her anı ve her mekânı aynı anda kuşatan bir hayat, irade ve sonsuz kudret sahibi; aynı zamanda yarattığı sanatlarda abesiyetten, çirkinlikten ve israftan münezzeh bir zat olması gerektiğini idrak ederiz. 5. Kuddüs ve Muhyi Esmaları (Temizlik ve Hayat Verme Faaliyeti) Örneğin; yeryüzünde, her an milyonlarca canlının ölmesine rağmen dünyanın hiç kirlenmeden, kokmadan her baharda tertemiz bir saray gibi parlatıldığı bir temizlik ve arındırma faaliyeti görüyorsak; o temizliğin hemen ardından kupkuru toprağa, kemik gibi ağaç dallarına yeniden can üfleyen bir hayat verme faaliyeti görüyorsak, "Elbette bu kainat sarayını her an temizleyen bir arındırıcı ( Kuddüs ) ve ölmüş yeryüzünü her baharda yeniden dirilten bir hayat verici ( Muhyi ) vardır" deriz. O muazzam temizliği yapıp, ardından o ölülere yeniden can bağışlayabilmesi için de o zatın mutlak bir hayat, ilim, irade ve nihayetsiz bir kudret sahibi; aynı zamanda yeryüzünü bir nezahet ve parlaklık içinde görmekten hoşnut olan, yarattıklarını hayat ışığıyla canlandırmayı seven bir zat olması gerektiğini idrak ederiz. |